Uygar Erdem Can tarafından yazılmış tüm yazılar

Merhabalar güzel insanlar. Ben Uygar Erdem. Yürüyen gezginim. Sağlığım ve zamanım yettiğince tüm dünyayı yürümek istiyorum. Dünyada bu kadar keşfedilecek yerler, kültürler varken, tanışacak, konuşacak o kadar insan varken benim sabit bir yerde olmam beni yiyip bitiriyor. Ayrıca ben maddi ve manevi olarak dibe vurmuş durumdayım ve çok ağır bir depresyon geçiriyorum. Ayrıca Varoluş sancısı, tükenmişlik sendromu çekiyorum. Hayatın anlamını arayış yolculuğuna çıktım. Ben kimim sorusuna cevap arayışındayım. Hep tüm dünyayı, insanları ve kendimi keşif yolculuğundayım. Olabildiğince çok insan tanımak ve insanlarla konuşmak istiyorum. Irkçılığa ve her türlü ayrımcılığa çok karşıyım. Benim için insan insandır. Dini, dili, rengi, cinsiyeti, milleti ne olursa olsun benim için insan insandır. İnsana sadece insan gözüyle bakmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanları seviyorum. Ben kendimi dünya vatandaşı, ve evrenli olarak görüyorum. "Dünyada Hepimiz Kocaman Bir Aileyiz Ve Tüm İnsanlık Adına Sevgi İçin Yürüyorum" böyle bir slogan ve pankart ile yürüyorum. Bu yolculukta hem siz güzel insanlarla tanışmak, bağ kurmak, hem de çalışıp hem size faydalı olmak, hem farkındalık kazanmak istiyorum. Hepimizi Çok seviyorum. İyi ki varsınız. Dünya dönüyorsa iyi insanlar sayesinde dönüyor. Sevgi kazanacak...🙋🥲🙂 Hello beautiful people. I am Uygar Erdem. I am a walking traveler. I want to walk all over the world as long as my health and time allow. When there are so many places and cultures to discover in the world, when there are so many people to meet and talk to, being in a fixed place is driving me crazy. Besides, I am at the bottom of my physical and spiritual state and I am going through a very severe depression. I also suffer from existential pain and burnout syndrome. I set out on a journey in search of the meaning of life. I am searching for an answer to the question of who I am. I am always on a journey of discovery of the whole world, people and myself. I want to get to know as many people as possible and talk to people. I am very against racism and all forms of discrimination. For me, a person is a person. No matter what their religion, language, color, gender or nation, a person is a person for me. I think that people should be looked at only as humans. I love people. I see myself as a citizen of the world and the universe. I am walking with a slogan and banner that says, "We are all one big family in the world and I am walking for love on behalf of all humanity." On this journey, I want to meet and connect with you beautiful people, and at the same time, I want to work and be useful to you, and gain awareness. I love us all very much. I'm glad to have you. The world is turning because of good people. Love will win..🙋🥲🙂

AND DAĞLARINDA İNSAN ETİ YİYEREK HAYATTA KALMAYA ÇALIŞTILAR

Tarih 12 Ekim 1972 Cumartesi. Yaşları ortalama 20 olan, üniversite öğrencilerinden oluşan Rugby takımı Uruguay’ın Montevideo Şehrinden Şili’nin Santiago şehrine dostluk maçı yapmak için yola koyulurlar. Uçak Arjantin üzerinden And dağlarını aşıp Şili’ye varması gerekiyordu. Fakat kötü hava şartlarından dolayı uçak Arjantin’in Mendoza şehrine iniş yapmak zorunda kalmıştı. Kafile geceyi orada geçirdikten sonra tekrar Santiago’ya doğru yol almaya devam etmişti. Hava şartları gittikçe ağırlaşıyor, sis çoğalıyordu.

CEHENNEM DAĞLARI ANT DAĞLARI

And Dağları Güney Amerika kıtası boyunca uzanan sıra dağlardır. Uzunluğu 7000 km, genişliği ortalama 500 km. En yüksek yeri 7000 metreye kadar çıkıyordu. Bir çok kazaya, olaya ve hayatta kalma mücadelesine tanıklık etmiştir. Dünyadan ayrı bir yer, ya da Dünyadaki Cehennem gibi And Dağları…

PİLOTLARIN TARİHİ HATASI

Pilotların kuleyle irtibatları kopmuştu. Kat ettikleri mesafeye ve hızlarına göre hesaplama yapmışlardı ve Şili’ye geldiklerini var sayıp alçalmışlardı. Fakat bu tarihi bir hataya yol açacaktı. Uçağın And Dağlarına bu kadar yakın gitmesi yolcuları da endişelendirmişti. Uçak hava boşluğuna düşmüş, türbülansa girmişti. Uçak ciddi anlamda sarsılmaya başladı. Yolcular korku, endişe içinde çığlıklar atmaya başlamışlardı. Pilotlar hatalarını anladığında artık çok geçti. Uçak irtifa kaybetmeye başlamıştı bile. Pilotlar uçağı tekrar havalandırmaya çalışsa da nafileydi. And Dağları uçağı aşağı çekmeye başlamıştı. And Dağlarına önce uçağın sağ kanadı, sonra sol kanadı, daha sonrada kuyruğu kopmuştu. Uçağın sadece gövdesi kalmıştı. Uçak 4500 metre yüksekliktekten aşağı doğru hızla düşmeye başlamış, karların üstüne düşmüştü. 4500 metre yüksekten 350 km hızla aşağı doğru hızla kaymaya başlamıştı. Yaklaşık 750 metre aşağı kaymış, sonra da kocaman bir kar yığınına çarparak durabilmişti. Uçağın kopan kuyruk kısmından 13 kişi fırlayarak And Dağlarına savrularak hayatını kaybetmişti. Uçak durduğunda herkes şok içindeydi. Nerede olduklarını, başlarına ne geldiğini algılayamıyorlardı.

İLK ŞOK SONRASI

İlk şoku atlattıktan sonra durumu daha iyi olanlar yaralılara müdahale etmeye başlamıştı. Doğal insan içgüdüsü gereği diğerlerine yardım etmeye çalışıyorlardı. İçlerinde doktor veya sağlıkçı yoktu. Sadece Tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi Roberto Cannessa vardı. Çok düşük bilgisiyle ve tecrübesiyle elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Herkese birden koşmaya çalışıyordu. Fakat daha sonra durumu en kötü olandan en iyi olana doğru yardım etmeye başladı. Bağıranlar, haykıranlar, yardım çığlıkları atanlar… Roberto Cannessa psikolojik olarak ayakta durmaya çalışıyordu. Güçlü bir psikolojiye sahipti Roberto Cannessa.

Diğer yandan 3 gün boyunca baygın yatan Nando Parrado’dan  umudu kesmişlerdi. Öleceğine kesin gözüyle bakılan Nando Parrado üç gün sonra kendiliğinden kendine gelmişti. Kendine geldiğinde Roberto Cannessa başındaydı. Uyanır uyanmaz Annesini ve kız kardeşini soran Nando Parrado’ya annesinin öldüğünü, kız kardeşinin de yarı baygın halde olduğunu söylemişti Roberto Cannessa. Bu durumu gayet soğukkanlılıkla karşılayan Nando Parrado, hemen kız kardeşinin yanına gitmiş ve ona sıkı sıkı sarılmıştı. Fakat çektiği acıya daha fazla dayanamayan kız, kardeşinin kucağında hayata veda etmişti. Nando Parrado ise kız kardeşinin ölüsünü dışarı, diğer cesetlerin yanına götürenlerine müsade etmemişti. Ölü kız kardeşiyle geceyi geçirmek istemişti ve bu isteğini yerine getirmişlerdi. Kız kardeşinin ölüsüne sarılarak uyumuştu Nando Parrado.

Cannessa, yaralılara müdahale etmeye çalışırken, diğer yandan takım kaptanı Antonyo genel idareyi ele almıştı. Ölüleri dışarı çıkarmışlardı.

Parrado’nun kız kardeşiyle birlikte 5 kişi daha hayatını kaybetmişti. Geriye 27 kişi kalmıştı. Yiyecek olarak biraz çikolata ve şaraptan başka bir şey yoktu.

Geçen bir kaç günün ardından onları kurtarmaya hemen gelmeyeceklerini anlayınca artık orada hayatta kalma mücadelesine sarılmışlardı. Koltukları söküp dışarı çıkarmışlardı. Uçakta yer açmışlardaki yatacak yer olsun. Aynı zamanda koltukların kılıfını çıkarıp battaniye, kıyafet yapmışlardı. -30, -40’lara varan soğuk, hayatta kalmak için oldukça zorluyordu onları. Bir başka çözüm de uçağın içinde yatarken üst üste, birbirlerine sarılarak yatıyorlardı ki daha fazla ısı olsun. Normal şartlarda bırakan aynı odada kalmayı, aynı evin içinde bile yaşamaya tahammül edemeyen insan, bu şartlarda hatta kalmak için üst üste yatabiliyordu.

TÜM UMUTLARIN YIKILDIĞI AN 10. Gün…

Zar zor çalıştırdıkları radyodan gelen haberlede tüm arama ve kurtarma çalışmalarına son verildiği haberini duyan Adolfo Strauch ve Eduardo Strauch olmuştu. Önce yıkılmış olsalarda Adolfa Strauch herkesi toplayıp karşılarına geçip şöyle demişti “Radyodan gelen haber ile artık arama ve kurtarma çalışmalarına son verildiğini duydum. Bu iyi haber, artık bizi kurtarmaaya gelmeyecekler. Artık başımızın çaresine bakmalıyız” Bu cümleyi duyan grup, bir taraftan büyük üzüntü yaşarken, bir tarafta da Aldolfa Strauch’a kızmışlardı bu nasıl iyi haber olur diye. Ama daha sonra hak vermeye başlamışlardı. Çünkü kurtarılma umudu ve beklentisi ile hiçbir şey yapmadan bekleyeceklerdi. Oysa şimdi iş başa düşmüştü. Çünkü başka yol kalmamıştı. “Ya başka yol kalmasaydı!” durumuna düşmüşlerdi. Burada akla Nietzsche’nin umut ile ilgili şu sözü geliyor akla,

“Umut insan için en büyük kötülüktür, işkenceyi uzatır.”

İNSAN ETİ YEMEK ZORUNDA KALSANIZ…

Tek kötü haber bu değildi. Yiyecek kalmamıştı. Koltukları söküp içini yemek istediler ama sünger çıktı. Uçağı didik didik etmişlerdi ama nafile. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Sigara, ayakkabı bağcığı, kendi yaralarının kabuklarını yemeye çalıştılar. Ama artık tek çare kalmıştı, ölülerin etini yemek… Roberto Cannessa herkesi toplayıp bunu yapmak zorunda olduklarını anlatmaya başlamıştı. Ama bu fikri ilk ortaya atan Nando Parrado olmuştu. “Ben pilotların etini yiyeceğim, zaten onların yüzünden buradayız.” Cannessa’da mecburen bu fikri desteklemek zorunda kalmıştı. İlk etapta kimse yanaşmamıştı ama ilk olarak Roberto Cannessa eline cam parçası alıp rastgele bir cesetten bir et parçası koparıp ağzına atmak üzere herkesin gözü önünde hazırlanmıştı.

İNSAN AKLI İLE VİCDANI ARASINDA KALINCA HAYATTA KALMA İÇGÜDÜSÜ BASKIN ÇIKAR

Roberto Cannessa elinde cesetten kopardığı et parçası aklı ve vicdanı arasında kalmıştı. Kaçınılmaz bir gerçek vardı ki insan için, o da hayatta kalma içgüdüsü. Hayatta kalma içgüdüsü insan için her şeyin önündeydi ve Roberto Cannessa’da duygularının,  vicdanın önüne geçen mantığı hayatta kalman lazım diye bas bas bağırıyordu. Gözlerini kapatan Roberto Cannessa hiç düşünmeden eti ağzına attı ve çiğnemeden bir çırpıda yutmuştu. Ardından Nando Parrado ve bir kaç kişi daha yemişti arkadaşlarının etini. Bu hiç kolay olmamıştı. Daha bir kaç gün öncesine kadar gülüp şakalaştıkları arkadaşlarının etini yemek hiç de kolay olmamıştı ama hayatta kalmak için başka çareleri yoktu. Bir yerden sonra insanın duyguları da, vicdanı da köreliyordu otomatik olarak. Normal şartlarda hiç akıllarından bile geçirmelidikleri şeyleri yapmak hayatta kalmak için gayet doğal ve insani geliyordu. Her geçen gün ben yemem diyenlerde yemeye başlamışlardı. Hatta bu iş için küçük bir grup görevlendirilmişti. Etleri kesiyor ve güneşte kurutup eşit şekilde paylaşım yapıyorlardı. 27 kişiden 3 kalmıştı geriye yemeyen.

DAHA NE KADAR KÖTÜ NE OLABİLİR Kİ! OLMUŞTU!

Artık kurtulmak için tek çare içlerinden seçecekleri  bir grup belirleyip sefere çıkarmaktı. Sefere çıkanlar yardım isteyip herkesi kurtaracaktı. Bunun planlamasını yaparken 17. günde gece uykudayken çığ düşmüştü uçağın içine. Uçağın içine dolduğu gibi dışını da olduğu gibi kaplamıştı çığ. Çığlıklar, bağırışmalar, iniltiler… Roberto Cannessa artık son nefesini verecekken, ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgideyken son an da bir el uzanıp kurtarmıştı onu. Çığın altında kalmayanlar, ya da kurtulanlar diğerlerini kurtarmak için canla başla mücadele içindeydiler. Fakat ne yapsalar da 8 kişi hayatını kaybetmişti…

KÖTÜNÜN DE KÖTÜSÜ, ZORUNDA ZORU OLMUŞTU…

Uçağın içi dışı her tarafı karla kaplanmıştı. İşin daha da kötüsü dışarıda dehşet bir fırtına ve kar yağışı vardı. Karların ve cesetlerin içide yaklaşık 10 gün mahsur kalmışlardı. Ve yanı başlarında yatan ölülerin etini yemek zorunda kalmışlardı. Daha düne kadar yüz yüze baktıkları, koyun koyuna yarattıkları arkadaşlarını yemek zorunda kalmışlardı.

Nihayet fırtına dinmiş ve dışarı çıkmışlardı. Önce ölüleri dışarı çıkarmışlardı, sonra uçağın içini ve dışını temizlemişleridi.

YOLA ÇIKMAKTAN BAŞKA ÇARE YOKTU…

27. Nando Parrado, Roberto Cannessa ve Antonio Vizintin sefere çıkmışlardı. İçlerinden en dayanıklıları onlar seçilmişti. Uzun süre yürüdükten sonra uçağın kopan koltuklarına denk gelmişlerdi. Aynı zamanda koltuklarda sabit kalmış ölülere. Bir süre sonra da uçağın kuyruğuna denk gelmişlerdi. Kopan kuyrukta çikolata, şarap, yiyecek bulunca nasılda sevinmişlerdi. Aynı zamanda uçağın telsizini çalıştıracak bataryayı bulmuşlardı. Fakat batarya o kadar ağırdı ki kara saplanmıştı ve götürmeleri imkansızdı. Geceyi orada geçirdikten sonra yiyecekleri de alıp arkadaşlarının yanına gitmek üzere yola koyulmuşlardı.

PES ETTİLER BİTTİK…

Sefercilerin geri dönmesi diğerlerini büyük hüsrana ve hayal kırıklığına uğratsa da yiyecekleri görünce bunu unutmuşlardı. İçlerinden elektrik ve teknik işlerden anlayan Roy Haller’i de alıp tekrar uçağın kuyruk kısmına gitmişlerdi. Fakat tüm uğraşlara rağmen Roy telsizi çalıştıramamıştı. Oysa bataryayı bulunca artık sefere çıkmaya gerek kalmadıklarını, kurtulduklaeını zammetmişlerdi ama büyük hayal kırıklığı yaşamışlardı yine…

BU SEFER KARARLI VE MECBURLARDI

Telsizin kesin çalışmamasının ardından daha sağlam bir hazırlık süreci başlamıştı. Battaniyelerden uyku tulumu dikilmişti günlerce. Sefere çıkacaklar daha fazla et yiyordu. Onlara sınır yoktu. En sonunda 60. gün Nando Parrado, Roberto Cannessa ve Antonio Vizintin daha hazır ve kararlı şekilde yola koyulmuşlardı. En önde en dayanıklı olan Nando Parrado vardı hep. Üçüncü günün sonunda koca bir dağın zirvesine çıkmışlardı ve bu zirvenin ardında Şili’nin yeşil vadilerini görme umudu ve beklentisi vardı. Fakat gördükleri manzara karla kaplı uçsuz bucaksız sıra dağlardı…

BÜYÜK UMUTSUZLUK VE BÜYÜK ÇATIŞMA…

Roberto Cannessa uçsuz bucaksız sıra dağları görünce geri dönüp yeni bir rota çizmeliyiz, devam edersek ölürüz. Bu rota yanlış, doğuya gitmeniz gerekiyor diye tutturmuştu. Nando Parrado ise tam tersine geri dönersek pes etmiş oluruz ve arkadaşlarımızın umutlarını ve beklentilerini boşa çıkarmış oluruz. Hepimiz ölürüz diyordu. Ben yürüyüp devam edeceğim, ölürsem de yürürken yolda ölürüm demişti Cannessa’ya. Düşünmeyelim devam edelim. Düşünürsek dururuz, durursak ölürüz düşüncesindeydi. Nando Parrado’un bu kararlılığı ve ciddiyeti karşısında Roberto Cannessa daha fazla direnememiş, mecburen yola devam etmek zorunda kalmıştı. Fakat bir fikirde uzlaşmışlardı. Vizintin’i geri dönmesi konusunda. Vizintin’in yiyeceğini de alıp yola iki kişi devam etmek erzak stoğunun yetmesi ve daha uzun süre gitmesi için mantıklıydı.  Vizintin’in etlerini alıp onu geri göndermişlerdi. Vizintin ise bu duruma hiç itiraz etmemiş, 3 günde çıktığı dağı bir saatte kızakla geri inmişti. Arkadaşlarina Nando ve Cannessa’ın yola devam ettiklerinin haberini vermiş ve bu haber ilaç gibi gelmişti.

Bu arada çığda ciddi yaralanan 3 kişi de hayatını kaybetmişti. Geriye 16 kişi kalmıştı. 2 kişi seferde, 14 kişi olay yerinde.

VAZGEÇMEK ZORUNDA KALINCA

Yola devam kararından sonra

Cannessa hastalanmış, ciddi ishal olmuştu. Cannessa pes etme ve vazgeçme noktasina gelmişti. Nando Parrado ise onu motive etmek için ciddi anlamda üstüne düşmüştü. Cannessa’ya bağırıyor, çağırıyor, küfürler ediyordu. Ama bunu hakaret için değil, motive etmek ve yola devam etmesi için yapıyordu. Adeta Cannessa’yı peşinden sürüklüyordu. Yeşil vadileri görmek umuduyla bir dağa tırmanıyorlar, fakat önlerine yeni bir dağ, yeni sıra dağlar çıkınca büyük hüsran ve hayal kırıklığına maruz kalıyorlardı. Parrado yinede güçlü kalıyordu ama Canessa her seferinde büyük bir umutsuzlukla yolda yatıp kalıyordu. Ve her seferinde Nando onu devam etmesi için küfürler savuruyordu.

BİR OT İNSANI ANCAK BU KADAR MUTLU EDER…

Uzun yürüyüşler ve Nando Parrado’un çabası ile sonunda yeşillik bir alana gelmişlerdi. Ve ilk defa ot görmüşlerdi. Hemen otlara saldırmışlar, hiç düşünmeden yemişlerdi. Hattta belki bir daha bulmayız diye ceplerine doldurmuşlardı. Daha sonra da ileride büyük bir ırmak/nehir görmüşlerdi. Irmağın kenarında bir adam görmüşlerdi. Adama süslenmişler fakat adam ırmağın sesinden duymuyordu. Adam bir kağıt ile kalemi taşa sarararak karşıya fırlatmıştı. Nando Parrado notu yazıp karşıya fırlatmıştı.

“Dağlara düşen bir uçaktan geliyorum. Uruguaylıyım. On gündür yürüyoruz. Yukarıda uçakta hala 14 yaralı kişi var. Buradan bir an önce çıkmamız lazım ve ne yiyeceğimiz kalmadı. Lütfen bizi almaya gelin. Yolun neresinde olduğumuzu bilmiyoruz.”

Bu notu okuyan adam yanında bulundurduğu ekmek parçalarını bir beze sarıp karşıya fırlatmıştı. Yardım çağırmaya gittiğini, yardım çağıracağını işaret ederek ayrıldı oradan. O ekmek Nando ve Cannessa için dünyanın en güzel, en lezzetli ekmeğiydi. Hiç unutamayacakları bir elmekti…

MUCİZE KURTULUŞ…

Akşam üzeri bir kaç kişi gelip atlarla karşıya geçirdiler kazazedeleri. Ormada kaldıkları bir kulübe vardı. Kulübeye götürüp önce karınlarını doyurdular. Ekmek ve kuru fasulye gelmişti. 5 10 tabak yemişlerdi. Bu onların hayatları boyunca yedikleri ve unutamayacakları lezzette bir yemekdi. Bir daha hiçbir zaman bu yemek zevkini ve lezzetini bulamayacaklardı. Ardından peynir çay gelmişti. Tıka basa doyduktan sonra uykuya dalmışlar ama yine acıkmışlardı. Yine tıka basa doyduktan sonra derin bir uyku çekmişlerdi ama akılları arkadaşlarındaydı. Kemikleri çıkmış, saçları aşırı uzamış bu Uruguay’lıları gören Şili’liler gözlerine inanamışlardı. O kadar zayıfltıkiler, insanlıktan çıkmışlardı. Ertesi gün Jandarma ve kurtarma ekibi helikopter ile gelince mutlulukları katlanmıştı.

YENİDEN DOĞUŞ…

Cannessa hastaydı. İki helikopter kazazedeleri kurtarmak için havalanmıştı. Nando Parrado onlara rehberlik ediyordu. Nando Parrado olay yerini bulmakta uzun süre zorlansada nihayet bulmuştu. Ama kaza yeri o kadar engebeliydi ki, kazazedeleri kurtarma çabasında yeni bir kaza olması çok absürt olurdu. Helikopterleri gören 14 kişi adeta yeniden doğmuş gibiydiler. İkinci hayatlarına doğmuşlardı. 14 kişiden 8’i helikopterlere binmiş, 6 tanesi sığmamıştı. Kalan 6 kişinin yanında dağcı ve rehberler kalmıştı. Çadır, yiyecek ile birlikte. Ertesi gün kalan 6 kişi de kurtarılmıştı. 72 günlük acı sona ermişti.

BÜYÜK BULUŞMA…

16 kişi Şili’ye hastaneye helikopterlerle getirilme anında aileleri ile buluşmaları bütün herkesin tüylerini diken diken etmişti. Aileleri bu gençleri bıraktıkları kişiler başka, 72 gün sonraki halleri başkaydı. Sanki bu çocuklar gitmiş yerine başkaları gelmişti. Yüzleri içe geçmiş, kemikleri çıkmış, saçları uzamış. En önemlisi de gözlerinde o değişim olmuştu. Hiçbiri artık eski halleri değildi. Adeta evrim geçirmişlerdi. Banyo yaptıklarında hepsinden adeta çamur, pislik akmıştı.

BAMBAŞKA İNSANLAR OLMUŞLARDI

Belki de insanın başına gelebilecek en dramatik olaylardan biri gelince insanın ulaşabileceği en yüksek farkındalık seviyesine ulaşmışlardı. Bundan sonra ne kendileri, ne de hayatları eskisi gibi olmayacaktı. Onların hayata bakışları, hayatı yorumlamaları artık en üst seviyede olacaktı. En önemli konulardan biri de bu olayın onlar üzerinde travma bırakmasıydı. Hem fiziksel, hem ruhsal tedavi göreceklerdi uzun süre. İnsan eti yemeleri kimileri tarafından olumsuz eleştiriler almıştı. Bu olumsuz bakış açısına hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü hayatta kalmak için buna mecbur kalmışlardı. Herkesten anlayış ve hoşgörü bekliyorlardı ve bu anlayış ve hoşgörüyü herkesten alamayınca büyük haya kırıklığı yaşamışlardı. Tedavi bitince yılbaşında Uruguay’da birlikte kutlamışlardı. Artık hepsi ister istemez ünlü olmuştu. Hemen hemen hepsi yazar, motivasyon konuşmacısı mentör olmuştu. Her yıl 13 Ekim’de buluşup ölen arkadaşlarını yad ediyorlar, hem acı da olsa anıları tazeliyorlardı. Artık hepsi bambaşka insanlar olmuşlar, bambaşka hayatlar yaşamışlardı. Olabilecek en büyük değişim ve dönüşüm olmuştu…

BİZ NE ÇIKARMALIYIZ

Bu hikaye bir çok değişken, ibret, farkındalık, tecrübe ve çıkarım var aslında bizim için. En önemlisi de insanın hayatta kalma mücadelesi ve hayatta kalma içgüdüsü. İnsan şartlara göre ahlakı, vicdanı ve merhameti göz ardı edebiliyor. Bu insanın doğal bencil olması ve hayatta kalma içgüdüsünden kaynaklanıyor. Bu insanın doğasında olan bir durum.

Bir de insanın şartlara göre zorlu zamanlarda nasıl kenetlendiğini gördük. Bekli normal hayatta birbirinden nefret eden ya da sevmeyen insanların bile zor zamanlarda nasıl kenetlendiğini gördük

İnsanın zorlu şartlarda nasıl acıya dayandığını, nasıl zorlu şartlara dayandığını gördük. Nando ve Canessa’ın nasıl 10 gün boyunca And dağlarında yürüdüğü bunun net kanıtıdır.

Hiç yapmam dediğini yapıyor, hiç aklına gelmeyeni yapabiliyor insan. Vicdanı ile aklı arasında kaldığı zaman insan hayatta kalma içgüdüsü ile mantığını dinlemek zorunda kalması. Kendi arkadaşlarının etini yemek zorunda kalması bunun net kanıtıdır.

İnsanın zorlu şartlarda soğukkanlı olabildiğini, gücünün sınırının tahmin edilenden daha fazla olduğunu fark ettik.